— May 5, 2012 —

Ask me questions about Anarchism niye kırıyonuz http://www.formspring.me/pinkcross






— February 9, 2012 —

 

       Keşke yanıma alsaydım diye tekrarladım.

Kendi evime gidiyormuşum hissine kapıldım birden, sanki bu olay bu konuşma her gün yaşanıyor gibi geldi, keyif aldım hayattan. Taksi çevirdim, şoförü selamlayıp Yenimahalle dedim. O’nun bana tarif ettiği gibi tarif ettim yolu şoföre. Biraz sonra “Abi hayırdır kokular falan?” dedi. Söyleyiş tarzı hoşuma gitmişti, “Özel gece ne yapalım” dedim. Ne zamandır kimseyle bu frekansta konuşmamıştım. Taksi söforü eğlenceli bir tip çıkmıştı şansıma, devlete, millete sövmeden enerji dolu götürdü beni gideceğim yere, gözleriyle güldü sürekli dikiz aynasından. Gideceğim yeri eliyle koyar gibi buldu. “Burası abi” dedi. Fazladan bahşiş bıraktım, teşekkür etti. “Kolay gelsin” dedim. Arkamdan seslendi;

“Abi!”

“Abi boşeti unutmuşsun!” Dönüp aldım.

“Eyvallah!” dedim.

Heyecandan unutmustum arabada.Site kapısına yöneldim.

Yüksek, surlara benzeyen duvarlarla çevrili devasa jandarma lojmanı gibi bir siteydi burası, ürperticiydi dışardan bakınca, yürümek için de fazla ıssız ve karanlıktı.Işığın olduğu giriş kapısına doğru bayır yukarı yürüyordum.Açık arazinin yanında duvarın dibinde çevre yolunun ışıklarıyla yürüyordum.Yağmur çok ince yağıyordu, sadece rüzgar arada şiddetleniyordu o. Aptallık edip çok uzakta indiğimi düşündüm taksiden. Kapıya vardığımda yorulduğumu hissettim. Kapıda geçecek yer yoktu. Nöbetçi kulübesinde ki güvenlik görevlisine elimle selam verip otomatik geçiş engelinin altından eğilerek geçtim. Düdük sesi duydum sonra, kulübeden geliyordu…

“Beyefendi!”

“Bakar mısınız!?”

Bir an ilkildim, “noluyor yahu?” dedim içimden. Zaten gerginliğimi tam olarak üstümden atamamıştım…

“Bakar mısınız lütfen?” dedi kulübesinden çıkıp.

Tedirginlik ve sinirle yaklaştım kulübeye. Anlattı, misafirler önceden haber vermeliymiş kapıya. “Ne yapmalıyım o zaman?!” dedim sinirle. Alattı yine, sinirle telefona sarıldım. O’nu aradım. “Ben kapıdayım, beyefendi beni içeri almıyor sizin onayınız olmalıymış önceden. Haber vermeyi unutmuşsunuz galiba diyor” dedim. “Aaa! Çok pardon ya tamamen unuttum ben onu, hemen hallediyorum, kusura bakma ya” dedi, kapattı. Kulübenin telefonu çaldı sonra… Ben hala kapıda bekliyorum, güvenlik içerde konuşuyor, duyamıyorum, konuştukça konuşuyor…

Misafir defteri gibi bir şeye adımı yazıp imzaladım. Güvenlik “Kusura bakmayın site sakinleri bu konuda çok titiz, tehdit alan bürokratlar var” dedi. “Önemli değil, iyi akşamlar” dedim, girdim içeri. Oturduğu binayı aramaya başladım. Işıkların altında hırkasına sarılmış, koca kafalı tanıdık bir kadın yaklaşmaya başladı. Önümde durdu, sarıldı.

“Çok özür dilerim tamamen unutmuşum ben onu” dedi.

“Önemli bir şey değil” dedim naz yapar gibi.

“Hoş geldin madem” dedi mahcupça, boynuma uzanıp öptü sağ yanağımdan. Utandım nedense. Oturduğu binaya yürümeye başladık, birden bire bir şimşek çaktı kafamda. Duraksadım yürürken. “Bir şey mi oldu?” dedi. Yüzüne baktım, geçiştirmek için “Dejavu oldum” dedim. Gülmeye başladı, elimden tutup dev binaya sürükledi beni peşinden. Kapıya geldiğimizde sokak kapısındaki zillerin yanındaki pad e şifre yazarak açtı kapıyı. Şaşırmamış gibi yapmaya çalıştım. Asansörle dairesine çıktık. Kapıyı bu sefer anahtarla açtı, “Hoş geldin tekrar” dedi. Elimdeki poşeti uzattım, içeri girdim. Güzel kokular geliyordu burnuma…

Evi güzel düzenlenmişti, duvarlar bordo, tavanlar beyaz, ışıklar spot ve loştu. Montumu çıkardı, astı. Önüme bir çift deri terlik koydu. İçimi bir hüzün kapladı o an işte. Anlam veremiyordum nedense, pişmanlık değildi bu. Hayatlarımız bom boştu ikimizinde, benim gözümde, şu anda. Kızıyordum ikimize de, şu anki durumu haketmiyorduk ikimizde. Az önceki senaryoyu farklı sıfatlarla yaşamlıydık. Bana kapıyı açmalı, ben O’na sarılmalı, O’nu öpmeliydim. Ben O’nu hep sevmeli, O’da buna katlanmalıydı. Bu olmalıydı bizim hayatımız. Acaba çok mu geçti herşey için?

“Bir şey içer misin?”dedi.

Dalmışım.

Salonda, televizyonun karşısında oturuyordum, mutfak camının arkadasından sesleniyordu. Çok sevimli geldi gözüme, kocaman kafası sığmıyordu sanki pencereye. Ayağa kalktım “Yardım edeyim sana” deyip mutfağa girdim. “Bir şey kalmadı hallettim her şeyi” dedi, oturttu beni mutfak masasına. Yarım şarap kadehi vardı mutfak tezgahında, “Şarap ister misin?” dedi. “Eşlik edebilirim” dedim, kadehini göstererek. Enteresan bir aletten müzik açtı ocağın üstünden. Neşeli bir piyano sesi geldi arkamdan. “Nasılsın?”dedi sakince. “İyiyim, gördüğün gibiyim işte” dedim gülümseyerek, uzattığı kadehi aldım. “Asıl sen nasılsın, bu gün konuşamadık kalabalıktan” dedim. “İyiyim, gördüğün gibiyim ben de” dedi şımarıkça. “Külo mu almışsın sen?” dedim şakasını cevaplayarak. “Deme öyle, ne zamandır iş güç gidemiyorum zaten spora” dedi. Baştan aşağı süzdüm fark edeceği şekilde, “Doğru olabilir” dedim kızdırmak için. Utandı nedense, yanakları kızardı. Sonra elini kaldırıp dudaklarını emerek “Geliyor bak beş kardeş” dedi. O andan itibaren rahatlamıştım. Artık gerçekten misafirdim, ne yaparsam mazur görülecekti. Onayı almıştım çünkü. Mutfakta şakalaşmaya devam ettik. Yıllarca özlemini çekeceğim anlar yaşıyordum. Kadehlerimizi bitirip yemekleri salona taşımaya başladık.

Salonda küçük dört kişilik yemek masası vardı. Yemekleri koymak için ayrı sehpa getirdi. Televizyonu kapattı, masaya oturduk. Salatadan, mezeden, sostan, masada kadeh koyacak yer kalmamıştı. “Karabiberi mutfakta unuttum” deyip kalktı. Salonu süzdüm, sağ tarafımızda büyük aynalı gümüşlük dolabı, içinde de saçma sapan şeyler vardı. Her köşede ayaklı lamba vardı ve iki tanesi yanıyordu. Çaprazımda televizyon vardı, televizyonun üstünde duvarda da bir resim. Çok amatör ve özensiz yapılmış bir yağlı boya tablo; ilk bakışta hatırlamadım ama o benimdi. Doğum günü hediyemdi. Kendisi yapmıştı resmi, köşesindeki bitiş tarihi benim doğum günümdü. Beraber çerçeveletmiştik. “Evlenene kadar bende duracak, evlenince evimizin duvarına asarız” demişti. Resim koyuydu, birkaç kesişen duvar birkaç sokak lambası ve kocaman etekli bir kadın vardı. Ben resme bakınca yalnız bir hayat kadını görüyordum o yaşta. Çok kızmıştı bana öyle deyince.

Ben resme gülümserken masaya döndü. Toparlanmaya çalışmadım, resmi işaret ettim. Kafasını çevirip resme baktı, mutfaktan gelen müziğin sesi artmıştı. Fransızca, sakin bir müzik geliyordu. Masaya oturdu tekrar. Dirseklerini masaya koydu;

“Hatırladın mı?” resmi kastediyordu.

Gülümsüyordum hala. Şarap dolu kadehimi kaldırdım.

“Sen unuttun mu?” dedim…

Sen unuttun mu?    

(biterken: aşk herkese lazım – yüksek sadakat)






joelzimmer:

Life is as Happy As You Make It
Nikon F3 | Ektar 100
Bay Ridge, Brooklyn, NY

joelzimmer:

Life is as Happy As You Make It

Nikon F3 | Ektar 100

Bay Ridge, Brooklyn, NY




— August 16, 2011 —

   Bu bir hikaye değildir. Uzun zamandır kafamda bir sürü şey var. Hayatta yapmak istediğim, insanlara göstermek istediğim şeyler, vermek istediğim “mesajlar” var. Ben boş adam değilim demek istiyorum mesela; tanımadığım insanlarla bir şeyler paylaşamam, “bir şey” olmadı bu benim her zamanki surat ifadem…
   “-Hey”.”-Yoo”. Siz ciddi misiniz? Gerçekten bu yaptıklarınız sizin mi? Onları sahipleniyor musunuz? Ben sahiplenmiyorum!
   Bazı zamanlar kendimi mecbur bir şeyler yapmak durumunda hissediyorum. Kitap okumak zorunda hissediyorum, eski arkadaşlarımı aramak zorunda hissediyorum, motor turuna çıkmak istiyorum, sigarayı bırakmak istiyorum, vs… Uzayıp gidiyor bu istekler. Mecburum ama yapmak zorundayım. Sosyal olmalıyım. İnsanlarla konuşmalıyım, gülümsediklerini görmeliyim. Hissettikleri duyguyu deneyim etmeliyim.Hayal gücüme güveniyorum. İmkanlarımı kullanmalıyım maddileri ve manevileri. Harcamadan tüketmeden yapmalıyım. Çünkü bu dengeli olmalı. Fazla yukarıya yada fazla aşağıya düşmemeli bu denge. Dandik kitaplar okumamalıyım, düşünmekten yoksun insanlarla etten ibaret sohbetler etmemeliyim. Evimde bütün gün annemle kavga etmemeliyim. Sorumluluklarımı da düşünmeliyim. Yaşım yirmi bir olucak ve ben genellikle on yedideyim.

   Benim on yedim, kendimce farklıdır ama. Güçlü bir köy delikanlısı gibidir. Sorun maddi değilse hep bir çözümü vardır! Sevdiğin kızı kaçırabilirsin, annene sarılabilir, cesaretinle, zekanla babanı kahvede gururlandırabilirsin. Pişmanlık çekene, düşkün gezene omuz verebilirsin. Saygı görebilirsin. Çünkü adamsın!
 Benim kameramda insanlar çaresiz kalınca hep bir bahane bulup işin işinden çıkarlar. Bende son yıllarda o kadrajdayım sürekli, bu saçmalıkları -kendi düşüncem- bu kadrajdan kaçabilmek için kullandığım bi yöntem olucaktı, ancak yine yaptım;

   Size anlattım…






— June 2, 2011 —

Sen benim sarhoşluğumsun
ne ayıldım
ne ayılabilirim
ne ayılmak isterim
başım ağır
dizlerim parçalanmış
üstüm başım çamur içinde
yanıp sönen ışığına düşe kalka giderim.

(kendini imha edecektir)






— May 27, 2011 —

 

         “Ne yapayım? Ne istersin?” dedi.

         “Ne istersen” dedim. “Ama ot olmasın.”

“Emredersiniz efendim hay hay!” dedi sesini incelterek.

Saati kararlaştırdık, yeri anlattı. Telefon konuşması iyi geldi bana, tarifsiz bir heyecan bastırdı. Anahtarımı alıp odama çıktım. Çantamı yatağın yanına bırakıp perdeleri açtım. Araba gürültüsü altında park manzarası vardı odanın. Sandalyeyi camın yanına çekip sigara yaktım. Güneş kızararak batıyordu ağaçların üstüne, gülümsüyordum.

Acaba gerek var mıydı böyle bir buluşmaya diye geçirdim içimden, huzursuzluk başladı birden. Keşke içecek bir şeyler alsaydım dedim, rahatladım. Şehre geldiğimden beri aklımda O vardı. O’nu istiyordum. Ama O’na yaklaştıkça kendimi yalnız hissediyordum. Acınacak haldeyim kendim için, bu sıkıntı bana neden yıllardır böyle hissetmediğimi sorgulattı. Hep O’nun suçuydu…

O, hayatımda âşık olduğum ilk kız, sevdiğim son kadındı. Bir daha o duyguları yaşayamamıştım. Belki öldüğünü ya da evlendiğini duymadığım için kafamda sürekli o vardı şu yaşıma kadar. Gençliğimin şarkılarını dinleyemedim, doğduğum şehirde rahatça dolaşamadım O’nun yüzünden. Her şarkı O’nu hatırlattı, her kaldırımın hatırası vardı. Kıyamazdım yazdığı mektuplara, açamazdım tekrar. Hayatımdaydı hala. İstemiyordum ama…

Bu düşüncelere daldığımda kendi akıl sağlığımdan şüphe ederim. Bazı akşamlar evimin balkonunda kendime sofra kurup kafa dinlerim. Kanım sulandıkça, düşünceler ağırlaşırdı, ısınırdı. Bazen, öyle uzağa giderdiler ki; kapı ya da telefon çalınca rüyadan uyanmış gibi sersemlerdim. Kendime gelince kızardım, saçma sapan şeylerle kafamı meşgul ediyorum diye. Kızardım O’na, nefret ederdim O’ndan, elinin tersiyle itmişti beni, oysa çok farklı olabilirdi…

Yalnız kaldığım zamanlar bol bol düşünürdüm. Memleket meselelerini, arkadaşlarımı, hayat şartlarını, finans durumumu gözden geçirirdim. Ama şuan sadece O, ve akşamki yemek vardı kafamda. Güneş batmıştı, benimse daha iki saatim vardı buluşmaya. Çantamdan kâğıtlarımı çıkarıp konuşmama çalışmaya başladım. Sesli olarak okuyor okuyordum, ayağa kalkıp odanın içinde yürümeye başladım. Stresti kaygıydı derken gece ne giyeceğim kafama takıldı. Konferans için ayırdığım gömleği giyerim dedim. Sonra kafama başka bir şey takıldı. Eli boş gidilmez şimdi… Ne alacağım ben şimdi?

Çiçek? Bu gün Pazar…

Çikolata?

Olmaz, kız istemeye gitmiyorum ki. Hem Pazar günü nerede bulacağım ben çiçekçiyi, bilmem neyi… Of çekip sigara yaktım, içecek bir şeyler alsam, tatlı alsam…

Düşün, düşün, düşün…

En son şarap almaya karar verdim. Kırmızı şarap, hatırası da var hem. Yemekle içeriz diye aldım derim, hatırlayamazlık yaparım diye düşündüm. O hatırlarsa ben de hatırlarım… Pencereyi kapatıp, yatağın örtüsü bozulsun diye uzandım yatağa. Tavanı izlemeye başladım.

Yatınca rahatlamıştım, mutlu oldum birden. Aşkı hatırladım, sevmeyi, bağlanmayı… Bu gece güzel olacaktı, sabırsızlandım birden. Doğrulup kalktım yataktan, hazırlanmaya başladım. Gömleğimi çıkarttım çantamdan, ütüsü idare ederdi. Fazla önemsemiş gibi gözükmek istemiyordum, ama yinede saçlarımı özenle taradım, losyonumu sürdüm boynuma, kırmızı kravatımı taktım. Kim bilir bir daha ne zaman görüşebilecektik, ya da hangi vesileyle görüşecektik. Belki evlenecekti, belki ölecekti…

Hazırlanıp çıktım otelden, anahtarı resepsiyona bırakmayı unutmuşum caddeye yürürken fark ettim, dönmek istemedi canım. Şarap alabileceğim bir yer aramaya başladım. Daha zamanım var, erken çıktım heyecandan. Şansıma yağmur başladı hafif hafif, bir tekel bulup daldım içeri. Canım şaraba para vermek istemedi, 4 yıllık uygun fiyata sek 70lik kırmızı şarap aldım.

Sokağa çıkıp O’nu aradım beni aradığı numaradan.

“Geliyorum ben, canım sıkıldı otelde, taksiye bineceğim şimdi 20-25 dakikaya gelirim herhalde, bir şey istiyor musun dışarıdan” dedim.

“Yemek daha olmadı ama gel, yardım edersin bana”dedi

Güldüm istemeden. “Bir şey lazım mı dışarıdan” dedim tekrar.

“Eksik yok herhalde ya” dedi. “Ben bir bakayım tekrar, mesaj atarım sana olur mu?” dedi.

“Olur” dedim. Kapattım, gülümsedim…

“Keşke yüzüğü yanıma alsaydım” dedim içimden şakaya vurarak.






— April 21, 2011 —

        
        

         “Sen hiç değişmemişsin ama” dedim gülümseyerek.

         Daha önce kafamda kurguladığım sahne bu değildi. Ancak O’nu karşımda görünce “nasıl, nerede, ne zaman”ın önemsiz olduğunu anladım. Sürprizleri sevmem eskiden beri, sonu hep sorunlu biterdi. Huzursuzdum bu yüzden. İlgi nedense benim üzerimdeydi. Birden doğum günü çocuğuna dönüşmüştüm masada.

         Buluşmayı arkadaşım ayarlamış, arada hafta sonları buluşup şehir dışına pikniğe falan gidiyorlarmış. Benim gelmemle bu organizasyon ayarlanmış. Kontrolüm dışında gelişen her şey beni rahatsız eder. Ben takıntılı bir adamım.

         Sohbete daha fazla dayanamadım. Kendimi tekrar yabancı hissediyorum. Terzi kendi söküğünü söküyordu. “Benim saat ikide randevum var müsaade ederseniz kalkayım artık” diyerek izin istedim. “Gitme, kalkma, bırakırız, erken daha…”. Uzatmıyorum “Peki”. Masada bir müddet sonra benim sessizliğimden kaynaklanan tedirginlik seziliyor. Dayanamayıp Onunla gelen kadına dönüyorum “Siz ne iş yapıyorsunuz?”

         Evinde kaldığım arkadaşımla aynı şirkette çalışıyormuş. O’nun da okuldan arkadaşıymış aynı zamanda. Konuşurken tedirgin oluyor bazen, ama çok tez canlı biri. Masada en rahat onunla sohbet edebildim. Masadakiler şaşırdı bu duruma.

         O’nunla aramda bir sınır vardı. Ben koymuştum. Buraya O’nun için gelmiştim, O’nu görmek için. Ama beklenmeyen karşılaşma beni hem sevindirmiş hem hayal kırıklığına uğratmıştı. O’na ilgi göstermemeye çalışıyordum. Ama bir yerden sonra aşırı tepki verdim diye düşündüm. Baktığımda yüzü düşmüştü, O’nu da ben hayal kırıklığına uğratmıştım olmalıydım. Beklediği ilgiyi görememişti benden, ben göstermemiştim.

         O’nunla gelen kadın izin isteyip kalktı. Bende fırsattan istifade ayaklandım. Yine bırakmadılar, “işim var adresi bulacağım daha” diye direttim, toparlandım. Arkadaşım “biz de gelelim bekleriz seni bir yerde ne kadar sürer ki” dedi. Acilen yalnız kalmalıydım, “misafir” sıfatı iyice canımı sıkmaya başlamıştı.

         Arabaya gidip çantamı aldık. Masadakilerle vedalaşmaya gittim. O’nunla ayrılırken “ne kadar buradasın daha” diye sordu. “Yarın akşam dönerim” dedim. “Gitmeden haberleşelim bir şeyler yapalım olmadı hiç böyle” dedi. “Peki, ararım” dedim gülümseyerek ve çıktım kapıdan.

         Ararım… Numarasını bilmiyordum ki…

         Dışarı çıkınca rahatladım. Birden güneş açtı, yüzüme vurdu, ısıttı, yaz geri geldi sanki. Kendimi enerji dolu hissettim. Geldiğimiz yoldan caddeye çıktım. Çantamı bırakıp sigara yaktım, taksi beklemeye başladım.
         Sigaram yeni bitmişti ki bir araba durdu önümde, korna çaldı.

         “Bırakabilirim isterseniz”

         Masadaki sevimli kadın. Cama eğilip “Zahmet olmasın” dedim nezaketen. “Rica ederim buyurun” dedi. Bindim arabaya. “Nereye gidiyorsunuz?” dedi ışıklarda durunca. Ceplerimden adres yazan kâğıdı aradım, gösterdim. İsmi görünce “tanıyorum ben bu beyi” dedi.
         Kızını piyano dersinden almaya gidiyormuş, benim gideceğim adreste iki sokak yanındaymış. Buluşmaya gittiğim kişi de şirkette bulunmuş bir süre. Pek neşesiz soğuk bir adam” dedi. “Akademisyenlerin çoğu öyledir” diye onayladım. “Biz onu bürokrat sandık” dedi.

         Dedikodu… Kadınlar…

         Yol çabuk bitti. Biraz sonra sağda indirdi beni. “Şu sokağın sonunda sağdaki büyük bina” dedi eliyle göstererek. “Çok teşekkür ederim bıraktığınız için, memnun oldum tanıştığıma, görüşmek üzere” dedim. Gülümseyerek cevapladı. Saate baktım, daha erkendi. Gidip otururum biraz dedim, binaya doğru yürümeye başladım.
         Bina kapısı kalabalıktı, dershane, kurslar, ajanslar, her şey vardı. İçeri girince reklam afişlerinden başım döndü. Görevliye büroyu sordum. “9.kat asansörü kullanın” dedi. Kalabalıkla birlikte asansörü beklemeye başladım. Dokuzuncu kata çıkana kadar yaşlandım asansörde, her katta durduk neredeyse. Sora sora buldum büroyu, labirent gibi yapı. Kapıyı çaldım.

         Gözlüklü benim yaşlarımda biri açtı kapıyı “Buyurun” dedi, kimsiniz der gibi. Randevum olduğunu elimdeki adresin burası olduğunu söyledim. İçeri aldı beni “Daha kimse gelmedi erken gelmişsiniz” dedi. Bürodan çok gazete departmanına benziyordu burası. Genişti, bölmelerle ayrılmış oda benzeri bölümler de vardı. Yerde balya halinde gazeteler, afişler, broşürler…

         Bir müddet sohbet ettik beklerken. Yan büro matbaaymış, kendi gazetelerini, kitapçıklarını vs.lerini onlara bastırıyorlarmış. “Burası lokal gibi, burada toplantı alınır, çay içilir, içki içilir, polis basar” dedi ağzında sigarayla gülerek. Burada sorumlu kişi oymuş “bekçi gibi” diyor. Çok geçmeden kapı çaldı, iki kadın içeri girdi tanıştık. Biri profesör, diğeri de asistanıymış. Panel hakkında konuştuk. Sohbet esnasında iğneleyici cümleler kullanıyor, sanki imtihan yapar gibi basit, cevabını bildiği sorular soruyordu sürekli. Menopoz kötü bir şey diye geçirdim içimden…
         Saat ikiyi geçiyordu ki kapı çaldı tekrar, iyi giyimli dört adam girdi içeri onlarla da tanıştık. Benim buluşmaya geldiğim adam da aralarında. Tanıştık, sohbet ettik. Nedense bana sevimli, babacan bir adam gibi geldi. Masadaki kadının dediği gibi görünmüyordu. Toplantıya başladık. Panelin genel sınırlarını, salon detaylarını, dinleyici profili, vs. konuştuk.

         İki buçuk saati buldu toplantı, bir yerden sonra iş muhabbete dönünce müsaade istedim. Neşesiz, soğuk adam, beni misafir etmek istedi. “Arkadaşları yerleştirdik, arzu ederseniz misafirimiz olun akşam” dedi. Teşekkür ederek, “Sözüm var arkadaşımda kalacağım” dedim, insanları selamlayıp çıktım.

         Kurtuluş parkına doğru yürümeye başladım. O taraflarda bir otel biliyordum. Geze geze buldum oteli. Üç yıldızlı güzel bir oteldi, daha önce de kalmıştım burada. Otel kaydını yaptırırken telefonum çaldı. Yabancı bir numara, bürodan arıyorlar herhalde bir değişiklik olmalı dedim.

         “Efendim?”
         “Benim” dedi. “Neredesin?”

         O arıyordu, heyecanlandım.

         “Şey düşündüm ben, akşam yemeğe bize gelsene” dedi. “Evdekileri rahatsız etmeyeyim?” dedim. “Yalnız yaşıyorum ben oğlum evde kaldım haberin yok” dedi kahkahalarla. “Gelsene akşam” diye ekledi tekrar.

         “İşim var ama…”

         “Yemekte ne var?”






— April 7, 2011 —

                 “Buradayız! Gelin!”
                Kafamı çevirdiğin an midem kalktı. Gözlerim karardı, zaman kavramını, mekân kavramını, her şeyi bir anda unuttum. Masaya iki kadın yaklaşıyordu gülümseyerek. Masadakiler ayağa kalktı selamlaşmak için, bende kalktım biraz tereddüt ederek. Kadınlardan biri boynuma atladı. Sıkı sıkı sarılıyordu boynuma.
                Bende ona sarıldım…
                Kokusu tanıdıktı, vücudu sanki bana sarılması için özenle yaratılmıştı. Ellerimle sırtından kendime doğru istemsizce bastırıyordum. Hiçbir şey anlamadan, düşünmeden, anlatılamaz duyguları hissediyordum. Hayatı durdurup bu şekilde kalmayı diledim o an. Saflığın somutluğuna dokunuyordum. Hasretin şarkılardaki gibi ucuz bir duygu olmadığını anlıyordum. Şu an gerçekti, saftı. Ruhum doyumsuzluğun ne demek olduğunu hatırladı. Boynumu, boynundan ayırırken gizlice derin bir nefes daha soludum teninden, veda edenler gibi…
                O iki saniye, beni beraber yaşadığımız geçmişe hapsetti. Hayatın film şeridi gibi gözün önünden akıp süzülmesi misali, beraber yaptığımız şeyler bir anda sanki dün yaşanmış gibi hatırıma düştü. Elbisesinden tokasına kadar hatırlıyordum; sesini, yürüyüşünü, tepkilerini, korkularını…
                O’nu, daha kadınla erkeğin neden evlendiğini anlayamıyorken sevmiştim. Onu sevdiğimde, daha adımı bilmiyordu. Benimle konuşuyordu ama ben onunla konuşamıyordum. Dilim dönmüyordu, aklıma bir şey gelmiyordu.  Beni sürekli derslerde onu izlerken yakalıyordu. Ertesi sene ailem beni başka okula gönderdi. Ondan ayrı kalmıştım, ama kimsenin haberi yoktu. Arkadaşlarımla bilye oynamaktan çok onu özlüyordum. Delikanlılığıma kadar onu bir daha görmemiştim. Görmüştüm ama hep saklanmıştım ondan. Yıllar sonra buluşmamızda ise sanki hiç ayrılmamışız gibi dostça ve samimi davranmıştı bana. Kendimi özel hissettirmişti bu bana. Sonra buluşmalar sıklaştı, beraber vakit geçirdikçe herkese böyle davrandığını anlayıp kıskanmaya başladım. Ergenliğim bu kızı tavlamaya çalışmakla geçti.
                Tavladım da…
                O heyecanla her şeyimi O’na vermiştim. Gençtim ve beraber büyüdüğüm bir hayat arkadaşım vardı; bence…
                İstediğim gibi olmadı. Beceremedik…
                Yine denedik, beceremedik…
                Yine, ve yine, ve yine…
                Sevgiyle nefretin aynı şey olduğunu o zaman anlamıştım. İnsanların düşüncelerini okumayı, insanları etkilemeyi onun sayesinde öğrenmiştim. Şimdi bulunduğum konumda, o dönemin payı neredeyse yarı yarıyadır. Hayatı yaşayarak öğrenmek… O günlerin acısı bir yana, mutluluğu hala içimi ısıtır anımsadıkça. Her şeyin dolu dolu yaşandığı yılları onunla birlikte geçirmek… O zamanlar acı daha dominant bir duyguydu. Ancak şimdi hatırlamak, boş duvarlara gülümsetir insanı. Ah çektirip güzel rüyalara dönüşür. Eski mektupları okutur eskitmeden. Yalnız içirtir şarabı bu kez aynı rıhtımda.

                “Çok değişmişsin!”
 
                Birbirimizden sökülürken ellerimi tutuyordu hala sıkıca…

                “Değişmedim” dedim içimden…









— March 31, 2011 —

            Akşam nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum. En son duvarda asılı, çerçeveli konser afişini izliyordum. Sabah kalktığımda hatırlamadığım rüyaların verdiği sıkıntı vardı içimde. Kendimi yalnız ve sahipsiz hissediyordum. Sanki bu ev hiç tanımadığım birisinin ve ben gizlice girip uyumuşum gibi gelmişti. Yataktan çıkmaya korkmuştum. Kendime gelip, banyoya gittiğimde banyo kapısında asılı bir not buldum.

“Spora gittik dönünce hazır ol kahvaltıya çıkalım”
            Bir insan neden banyo kapısına not bırakır ki? Zeki herif diye geçirdim içimden, yine şaşırttı beni. Notu koparıp gülümseyerek banyoya girdim. Duş alıp, tıraş oldum. Bodrumda giyinirken, üst katta kapı açıldı. “Biz geldik!” Arkadaşım kapımı çaldı “Uyandın mı?”. “Uyandım, hazırlanıyorum.” dedim. “Tamamdır, biz duşa girip çıkalım o zaman, sana da gazete aldık, tezgâhın üstünde.”

Giyindim, saçlarımı taradım. Nedenini anlayamadığım şekilde iyi görünmek istiyordum. Kendime sabah kahvesi yaptım. Oturdum mutfakta gazeteye göz gezdirdim. Okunacak gazete değildi, yandaş medyanın yaşama çırpınışıydı kısaca. Şekersiz kahve daha bir tatlı geldi gazeteyi bırakınca. Kahvemi alıp bahçeye çıktım sigara içmek için. Mutfakta kül tabağında izmarit vardı ama içim el vermedi havayı kirletmeye. Anne adayı vardı çünkü. Ayrıntılara çok takılırım. O çocuğa bir şey olsa kendimden, o içtiğim bir tane sigaradan bilirdim. O halde ne gerek vardı kafaya takmaya, bahçeye çıkardım.

Otuz, kırk metrekare dar uzun temiz bir bahçeydi. Büyük dondurma şemsiyesinin altında ahşap bir masa ve tabureler vardı. Pazar günü için oldukça güzeldi hava, üşütmüyordu. Güneş varla yok arası bulutların arkasından bir görünüp bir kayboluyordu. Böyle havalarda sağlıklı düşünebiliyordum. Ne hayat çok güzel diyordum, ne de kendimden nefret ediyordum. Kahve de serum gibi gelmişti. Kendimi toparlamıştım. Derin bir nefes çekip içeri girdim. Şehrin lanetinden aforoz edilmiştim kendimce.
            İçeride millet koşuşturuyordu. “Sakin olun acelemiz yok” dedim. “Olsun, bir an önce çıkalım pazar bu gün” dediler.
            “Keyfiniz bilir.”

Arabaya doluşup Ulus’ta çay bahçesi gibi bir parka gittik. Memur şehrinde pazar günü haklı bir kalabalık var her yerde. Bir kez daha seviniyorum metropolde doğmadığım için. Evden ayrılırken çantamı da yanıma aldım. Kısa süreli bir tartışmadan sonra yola çıkabildik, inat ediyorlardı bir gece daha kalmam için. Ama ben istemiyordum, yalnız bir otel odası benim için daha rahat ve huzurluydu. Hem konuşmam için daha iyi hazırlanabilirdim. Üzmeden incitmeden ikna ettim aileyi. Beraberce güzel bir kahvaltı ettik. Çocuk hakkında konuştuk. “Koç ya da kova burcu olacak herhalde” dedi karısı. Burçlardan pek anlamam ama bunu söylemesi komik geldi bana. “Erkek olsun” diye ekledi. Arkadaşım biraz kızdı bu lafa sağlıklı olsun, cinsiyeti hiç önemli değil diye başladı anlatmaya. Hayallerini anlattı. Nedense hep çocuğun erkek olduğu hayallerdi bunlar. Bozuntuya vermedim, herkesin kendi hayalleri var. Gözlerindeki mutluluğu kıskandım karşımdaki çiftin. Anlamış olacaklar ki konu bana döndü birden. Karısı, incecik bir noktaya dokundu içimde.

“Hala evliliğe karşı mısın?”
Bir soru ancak bu kadar güzel sorulabilirdi. Hem benim yaşadığım hayata saygılarını sundu, hem de inceden “yaş geldi geçiyor” dedi. İçimden “şimdi, şöyle, yok ki, ne gerek var, mutluyum, rahatım, kim çekecek” diye başlayıp biten cümleler geçiyor, ama onların hayatlarını küçümsüyor gibi görünmek istemiyordum. Kibar bir soruya kibarca cevap vermek için debeleniyordum o an. Bir yere kadar dayanabildim. Baktılar ki cevap veremiyorum, mahcup olmasınlar diye patladım: “Hayatımda istediğim her yaptım, her şeyi tecrübe ettim. Aile kurmak, daha fazla sorumluluk demek. Artık bunu istiyorum, ama gel gör ki insan tek başına evlat edinemiyor.” diye bağladım konuyu. Ama hata ettiğimi sonra anladım, anında çöpçatana dönüştü ikisi de. Evde kalmış eş dostu saymaya başladılar. “Buradan kaçmam gerek” diye düşündüm. “Ben sigara içmeye çıkayım” deyip kalktım masadan usulca. Arkadaşım da kalktı benimle. Dışarı çıktık, sigara uzattı, aldım. “Anlat bakalım ne yapacaksın o konuda?” dedi. “Hangi konuda?” dedim.

     “Yeme lan beni!”
            “Ben senin içini biliyorum oğlum” dedi. Gülüştük. Asıl konu açıldı. O’nu arkadaşımda tanıyordu. Muhabbet gittikçe güzel sanatlar lisesinden nasıl kız kaldırılacağını tartışan iki liselinin muhabbetine dönüştü. “Hadi lan ordan!” deyip, gülüşerek içeri girdik. Artık daha rahattım. Karısı gülerek “ne oldu size?” dedi. “Arkadaş anlatsın” dedi kocası gülerek. “Önemli bir şey değil ya eskilerden bahsettik biraz” dedim geçiştirmek için. Kocası pek tatmin olmamış olmalı bu cevaptan ki anlatmaya başladı; “Sana anlatmıştım hani ilkokulda bu bana mektup veriyordu sınıftan bir kıza vermem için dedi.” Sevimli karısı yine sevinçten bin bir türlü şekil aldı. “Çok tatlı yaa, nasıl bir duygu o yaşta böyle bir şey yaptırabilir” dedi. Utandım biraz ama karşımdaki kişiler zaten konuyu bilen kişilerdi. Eski defterleri saklamayı da seviyorlardı,  karıştırmayı da. “Görüşüyor musunuz peki hala?” diye sordu karısı. Tam hayır diyecektim arkadaşım elini kaldırdı kapıya doğru.

            “Buradayız! Gelin! Gelin!”

            Başımdan aşağıya kızgın sular döküldü…






— March 24, 2011 —

Radyoda unuttuğum çok güzel bir şarkı çalıyor. Adını bilmiyorum ama şarkının melodisini hatırlıyorum. Şarkının adını hatırlamaya çalışırken taksi şoförü muhabbete giriyor; “Ankaralı mısın abi?”. Değilim, işim var onun için geldim diyorum. Konuşmak istiyorum ama söyleyecek bir şey bulamıyorum. Şoför bir şeyler anlatıyor ama duyamıyorum, dinlemeye çalışıyorum sadece. Aile, çocuklar, koşuşturma, bunlardan bahsediyor. Belediyeye sallıyor şimdi de. Bu muhabbetin sonu kötü deyip açıyorum en büyük bahsi.
            Hangi takımlısın sen?
            Yarım saate yakın varıyorum gideceğim yere. Metro girişinde beklemeye başlıyorum. Beni buradan alacaklar. Yolda taksiyle gelirken bir iki yer dikkatimi çekti. Gençliğimde bu yollardan otostop çekerek geçmiştim. Şehre girişteki benzinlikte çorba içerken televizyonda Rusya’nın Gürcistan’a saldırdığı haberi vardı. Dün gibi anımsıyorum hepsini, sabaha karşı vapurdan doğduğum şehre bakarken yaşadığım mutluluğu, eve girince yaşadığım yalnızlığı…
            Çantamı yere bırakıp bir sigara yaktım. Saat gece yarısını geçmiş. Bu beklediğim yerde daha öncede beklemiştim. Zamanında kendime görev edindiğim şeyi yapmak için beklemiştim. Bunlar derin ve eski mevzulardı. Bu şehirden gençliğimden beri nefret ederim. Siyah, dumanlı, soğuk, renksiz bir şehir. Hiçbir sanatsal, etnik, mutlu bir çekiciliği yok. Hep kasvetli, hep sıkıntılı. İnsanların birbirlerini itip kaktığı, memlekete güvensizliği, korkuyu, öfkeyi yayan şehir. Durup seyredilecek hiçbir güzellik yok. Beton yığınlarının arasındaki kodomanların şehri burası. Buraya geldiğime değecek mi acaba diyorum. Bir araba yanaşıyor önüme, korna sesi…
            “Çok beklettim mi?”
            İniyor arabadan, sarılıyoruz birbirimize, özleşmişiz. Sigarayı atıp biniyorum arabaya. Yola çıkıyoruz. “Nasılsın? Hiç değişmemişsin. Aç mısın? Bir şeyler hazırlatmıştım evde. Uçak erken gelmiş. Niye aramadın beni? Gelir alırdım…”. Hiç susmayacak sandım bir an. Yorgun kafayla cevap vermeye çalıştım. Çok komik araba kullanıyordu, vücudu dimdikti ve direksiyon karnına değiyordu. Kaza yapsa hava yastığı tarafından öldürülürdü. Birkaç bayır çıkıp, birkaç bayır indik, sonunda Amerikan dizilerinde ki evlere benzeyen bir siteye girdik. Çantamı alıp bir eve yöneldi. İki katlı, bahçeli küçük evler vardı yan yana. Kapıyı açtı, içeri girdik. Karısı mutfaktan seslendi, bulaşık yıkıyordu herhalde. “Biz geldik” diye cevapladı arkadaşım. İki yıl önce evlenmişlerdi. Çok güzel bir karısı vardı. Çok sevimli, sürekli enerjik, çok konuşkan, neşeli, cana yakın birisi. Beni çok sever, çocukluğumuzu anlatmış ona arkadaşım. En son düğün günü görmüştüm onu. Gelinliğiyle koşturan küçük bir kız gibiydi. Sıra sende artık demişti bana. Aynı üniversiteye gidiyorlardı. Okulda tanışmışlar, ailelerinden gizli aynı evde yaşamaya başlamışlardı. Daha o günlerde karı koca gibiydiler. O zamanlar idealimdeki çifttiler. Aklıma geldikçe kıskanmaktan alamıyordum kendimi. Nasıl başarıyorlardı? Nasıl oluyordu? Aşk mıydı? İnanmıyordum. Benim başaramadığım şey gerçek değildi. İnanmam için yaşamalıydım…
            Mutfaktan çıkıp kapıya geldi. Gördüklerime inanamadım. Şok oldum. Mutfak önlüğünün altındaki balona bakıyordum, hamileydi. Bu kadar mutluluk bana fazlaydı. Üzerime doğru geliyordu, hoş geldin deyip sarıldı boynuma. Ne diyeceğimi bilemedim. Arkadaşıma baktım, “yaa kardeşim baba oluyorum işte” diyordu gözleriyle. Sevinçten ağlamak geldi içimden. İki üç saniyelik şoktan sonra bende sarıldım karısına sıkıca. Tebrik ettim. Arkadaşıma döndüm, “ Neden söylemedin bana yeğenime hediye alırdım” diyebildim, sarıldım ona da sımsıkı. “Ne bileyim sürpriz olsun istedik” dedi. Karısı şaşkınlığıma gülerken beni ittire ittire mutfağa soktu. Montumu alıp çıktı mutfaktan. Arkadaşım oturdu yanıma “Kız mı, erkek mi?” diye sordum. Haftaya belli olacakmış. Hayata bak! Daha dün beraber ilkokula gittiğimiz çocuk, bugün baba olacak! Hayatını, yolunu belirlemiş. Artık ailesinin, karısının, çocuğunun mutluluğu için yaşayacak. Küçük bir sarayı, güzel bir kraliçesi, doğacak bir evladı var. Kendimden bahsetmek istemiyorum şuandan itibaren. Onunla karşılaştırınca ben yaşamıyorum…
            Bir şeyler atıştırdıktan sonra bana yatacağım yeri gösterdiler. “Yarın biraz geç kalkarız uyu sen rahat rahat, hadi iyi geceler” deyip çıktı arkadaşım. Son yarım saatte olanlar zihnimi alt üst etmişti. Resmen gördüklerim rahatsız etmişti aklımı. Onlar adına çok sevinmiştim ama aklım benimle dalga geçiyordu. “Senden bir bok olmaz ha ha!” diyordu. Annem geldi aklıma, zamanında bu çocukla kıyaslardı beni. “O çalıştı başardı, senin neyin eksik. Kendine örnek al bak” derdi hep. Şimdi aynı şeyi aklım bana yapıyordu. İstemediğim şeyleri yüzüme vuruyor, azap çektiriyordu. Arkadaşım çocukluğunda da hep girişkendi, aptal ama azimliydi. Ben biliyorum zannediyordum, o öğreniyordu.
            Aklım suçlu arıyordu. Orta yaşlarda yalnız bir adam olmak kimin suçudur? Gençliğinde vurdumduymaz olanın suçudur tabi ki. Eğitimini aldığım şeyi kendi zihnimde uygulayamıyordum. Terzi kendi söküğünü yine dikemiyordu.
            Evin bodrumunda kitaplarla dolu bir yere yatak yapmışlardı bana. Camı açıp sigara yaktım. Kitaplara göz gezdirdim. Çoğu Osmanlı tarihi, padişahlar, tarihi romanlardı. Arkadaşım babasının oğluydu. Ama ona asla kızmadım. Eğer bende babamdan korksaydım, şimdi onunla aynı yoldaydım. Ama korkmadım, kendi yolumu kendim çizdim.
            Keşke bir otelde falan kalsaydım, bu eve hiç gelmeseydim diye düşündüm. Yatıyordum, yorgundum ama içim burulmuştu. Kendime öfkelenmiştim nedensiz. Bu şehirden nefret ediyordum. Canımı yakıyordu. Aklımı bulandırıyordu. Hiçbir güzelliği yoktu.
            “O”nun dışında…






— March 17, 2011 —

  Hayatım boyunca, içinde bulunduğum durumları irdeler, ne yaptığımı, neden yaptığımı, niçin uğraştığımı sorgulamışımdır. Hayatta hep kaybedeni oynamış ama bu durumdan keyif almışımdır. Örneğin; çok güzel bir sevgilim olmuş, kısa süre sonra terk etmiştir. Bunlar benim için alışıldık ve olağan şeylerdir. Her zaman bu süreci iyi değerlendirmeye çalışırım. Kız çok güzel, bana göre fazla. Bir zaman sonra benden ayrılmak isteyecek, ama beraber geçirdiğimiz zaman benim için mükemmel geçmeli. “Tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bak” diye çok saçma ve tayyep vari bir absürt canlı olarak yaşıyordum. Ne kadar kabul etmesem de. Hayatımda bu gibi olayların sonunu hep görebildim. Kendimi, insanları çok kolay kandırabilirim. Bu bir yetenek mi yoksa lanet gibi bir şey mi bilemiyorum. Olacak şeyleri düşünmek, bazen en olabilecek en kötü ihtimali düşünmek insanı bazen olmuş kadar üzüyor. Keder artıyor, paranoya artıyor. Kafanda canlandırdığın olay bazen o kadar gerçekle karışıyor ki, hangisi yaşandı hangisi hayaldi fark edemiyorsun. Bir sürü arkadaşım vardı, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar da dostum. Ben hepsinin düşüncelerini biliyorum. Bir şey söylediklerinde neden bahsettiklerini değil ne demek istediklerini anlıyorum. Konuşmak beni çok yoruyor. Genelde kısa ve kesin konuşurum, doğru ya da yanlış. Beni tatmin edebilecek cevabın varsa dinlerim. Yoksa sende benden farklısındır.
          Kelime oyunları yaparım, bundan zevk alırım. Söylediğim şey pek çok anlama gelebilir. Karşımdakinin kafasını ve dikkatini dağıtır, sonra onun istediği şeyi söyler onu mutlu ederim. Şimdiye kadar kimse bana “siktir git canım çok sıkkın” dememiştir. Hatta ben onlara gitmem onlar bana gelir. Ararlar “abi kafam çok karışık akşam takılır mıyız?”. Takılırız, insanları dinleyerek bu hale geldim zaten. Pişman mıyım? Ne önemi var, anlatan pişman olmalı. Artık onu tanıyorum, ne istediğini biliyorum, ne hissettiğini, neleri dert ettiğini biliyorum. Ona istediğim an acı çektirebilirim. Ama yapamam.
Ben kötü biri değilim ki…
          Çok çok karışık, kendini imha etmeye başlamış bir dünyada doğmuşum. İnsanlar cahil, önyargılı, yabani ve huysuzdu. Vahşi hayatta yaşamak istiyor insan. Orada kaos yok. “Güçlü” zayıfı yeniyor yine ama, zayıf kaçabiliyor, saklanabiliyor, kurtulabiliyor. Bu dünyada ise kurtuldum zannedip kovalanıyorsun sürekli, kurtulmak yok, kaçtığın yere kadar peşinde “güçlü”. Buna alışmak zor. Geçmişteki hataların, yanlışların, günahların cezasını bugün yaşayanlar olarak biz çekiyoruz. Gelecekten umutsuz, beklentisi olmayan biz. Hedefe ilerleyen değil, giyotine itilenlerdik. Anlamadığımız şeyleri anlamamız, öğrendiğimiz şeyleri anlatmamamız, çok para kazanıp, daha çok para için hayatımızı tüketmemiz isteniyordu. Korku her yerde idi. Herkes bir şeylerden korkardı. Biz eve geç kalmaktan, gece karanlıktan, hastanede aşıdan korkardık. Büyüdükçe başka korkular bize geçti. Zihnimizde sevimli hayvanların yerini çirkin hemşireler, zor sınavlar, makyajlı yaşlı kadınlar, hepsi bir örnek bıyıklı öğretmenler aldı. Bizler yinede şanslıydık. XX.yy sonlarında klasik romantizmi yakalamıştık. Birde televizyon denen kutuyu icat etmeseler…
          Bizim yaşamımızda bol görüntü az yazı vardı. Hatta o kadar az yazı vardı ki okuldan okula harf görürdük. Az düşünürdük. Televizyon bize her şeyi yorumlar, öğretirdi. O, ne derse doğruydu. Ardından atarilerimizi televizyona bağladık ve onu daha çok sevdik. Ve bilgisayar tabi ki! Televizyon ne ki? Oynatılanı izliyoruz. Ama bilgisayar? Gençliğimin,  delikanlılığımın en büyük uyuşturucusu. Hem de yasal…
        Uyandım!
        Nerdeyim!??
        Uçaktayım, kemerlerinizi bağlayınız ikazı yapılıyor. Varmış olmalıyız. Uzun süreden sonra eski dostları görmek güzeldi. Bu taraflara gelmişken Erzurum’ a da uğramak istedim. Uçağa Trabzon’ dan bindim. Gezmiş oldum. Ne zamandır gidemiyordum iş güçten. Aklımda hala hazırladığım sunumla ilgili hiç istemediğim düşünceler uçuşuyor. Unutmaya çalışıyorum. Ah şu karamsarlık. Çocuklara daha şanslısınız mı demem gerekir, yoksa… Neyse olumlu şeyler söylemeliyim. Bunları boş ver şimdi. Uçak inişe geçti. Midem ağzıma geliyor yine. Karnım aç. Uçakları, uçmayı bir türlü sevemedim. Bu kabin ruhumu çekip çıkarıyor resmen. Başım ağrıyor hafiften. Artık indik. “Öff.. Berbat haldeyim…”. Yarın unutmadan biletimi iptal ettirip, otobüsle devam edeyim dönüş yolunda. Uçaktan indim, valizimi bekliyorum… Çantamı bayağı bekledim, neredeyse en son benimki geldi raydan. Ben sabırsız bir insanım lütfen! Bir daha kolay kolay uçağa bineceğimi sanmıyorum. Bu şehre iş için geldim… Yine kendimi kandırıyorum. Bir arkadaşım rica etti seve seve kabul ettim işi. Fakat gel gör ki iş bahane… Uzun zamandır özlediğim birini görmeye geldim buraya. En son görüşmemiz yıllar önceydi. O zamanlar ben miskin, o disiplinliydi. Güzel günlerdi. Çok güzel günlerdi. Her ne kadar acıyla bitse de düşününce gülümsüyorum. Hayatımın belki de en güzel günleri, ayları, yıllarıydı. Tek derdim O’ydu. Para, itibar, güzellik, acı, hiçbir şeyin anlamı yoktu o yanımdayken. İşte yine kendimi boşluğa gülümserken yakaladım. Taksi şoförü arabadan halime gülüyor. Önce utanacak gibi oluyorum. Amaan boş ver. Merhaba deyip biniyorum arabasına, “Başkente hoş geldiniz” diyor. Hoş bulduk diyorum. Batıkent’e eski bir dosta doğru yola koyuluyoruz. Eski sohbetler her zaman keyiflidir.






rss—archives© 2010